olgunluk

* en bilindik örnekle başlayalım, suç ve cezanın iki bilindik örneğiyle: adam öldürme ve idam. adam öldürürsünüz, bu sizi suçlu yapmaz, zanlı yapar. sonrasında yargılanırsınız ya suçlu bulunursunuz ya da aklanırsınız. cezası idamsa buna razısınızdır, cezası yoksa daha bir razısınızdır. ortada sürüyle zanlı varken hepsini suçlu ilan etmek fazlasıyla saçma ve hiç olgun bir davranış değil.
* gerçeklerle inandıklarınız örtüşmeyebilir. sizin inandığınız herşey gerçek olacak diye bir kaide maalesef bulunmamakta. şüpheleriniz sizi her zaman olgunlaştırmaz, ancak inandıklarınıza dair şüpheleriniz adım adım sizi kemale erdirir. bir kişinin suçuna dair inancınız olabilir ve hatta bundan emin bile olabilirsiniz, gayet doğal, ancak bundan dahi şüphe duyabilmelisiniz. "şüphesiz nasıl emin olunur" diye bir soru saçmadır. dialektiğin içine etmenin alemi yok.
* olayın bok'unu çıkartmakta üzerimize yok. eleştirirken mutluyuz, eleştirilirken saldırgan. hoş, eleştirirken saldırgan, eleştirilirken mutlu olsak bu da bozuk psikolojiye dalalet eder, ancak eleştiri ve saldırıyla saadet aramamak gerek.
* empati kabiliyet değil zorunluluktur. yoksunluğu ise insanlıktan çıkmaktır. kendi kurduğunuz tuzaklara düşebileceğinizi hesap ederek tuzaklar kurmamak, veya zaaflardan faydalanmamak lazım. empati yaparak kişilerin veya kurumların içine düştüğü durumları iyi inceleyebilmek lazım. bu esnada "ya sonra?" sorusu da önemli.
* "susarak haykırsak" diye başlayan bir yazı vardı. sanırım bir blogda okumuştum, şimdi referans veremeyeceğim. hakikaten de, susarak haykırsak? madem sesimiz gür, sukunetimiz daha bir gür olsa? hem çevreyi kirletmesek hem de biz kirlenmesek?
* temiz kalmak zor, üstelik pislikler zamane gereksinimi olarak algılanırken. ancak pisliğin başını çekmek çok daha zor, sonrasında hepsini kürekle yemek gerekir zira. güçlü olmak kolay, gücü elde etmek kolay; zor olan masumiyet, zor olan temiz kalabilmek.
* hırsızın elbet suçu vardır, ancak hırsızı hırsız diyerek linç etmek sizi daha fazla suçlu yapar ve suçluyu cezalandıracak kişi siz değilsinizdir. sosyal oluşumların yaptırımlarıyla yetinmek gerekir. içinize sinsin veya sinmesin...

kişisel olarak gündemdeki mevzularla ilgili fikrim yok, çünkü bilgim yok. gazetelerden ve insanlardan okuduklarım duyduklarım güvenebileceğim bilgiler olmadığı için bilgi sahibi olamıyor, bu nedenle bir fikir veya görüş de üretemiyorum. ancak insanların ve toplumun davranışlarından çıkarımlar yaparak olgunluğun çürüyüşünü izliyorum. kurumlar zaten çürümüştü, kişilerden başlayarak; şimdi çürüklerin kokusu çıkıyor. psikolojide güzel bir metafor vardır: "bir odada çöp kokusu varsa, o çöpün ağzını kapatarak o kokuya çare bulamazsınız. çözüm, çöpün odanın dışına çıkarılması ve odanın havalandırılmasıdır." uzun zamandır ortalıktaki kokunun nedenleri geç de olsa ortaya çıkartılmaya çalışılsa da ben bu çabanın samimiyetine inanmıyorum. acizane ve yanılgılarla dolu bir önsezidir muhtemelen.
gündemdeki mevzularla ilgili güzel bir mizahi örnek papazınçayırı'ndan gelmiş: "fenerbahçe küme düşecek diye polis devletine biat eden 12 beşiktaşlı, törenle tekrar anarşist oldu."
taş güzel, kafa güzel olunca, kanın rengi de ayrı bir kırmızı oluyor. fenerbahçe nefretiyle beşiktaş sevgisini ölçen kişilerin dikkatine.

dilek temenni kapanış:
olgunluk iyidir, güzeldir. olgun muyuz? şahsen değilsek de, olabilmek için uğraşmak da güzel...

Susarak Gerçekleri Haykırmak

çok konuştuk çok yazdık, tesiri olmadı şimdiye kadar; hoş, sustukça da gönlümüz razı gelmedi ama işte... işte bir garip hal... lekelendikçe sevdiğimiz şeyler, adam gibi sevdiğimiz şeyler ucuzlaştırıldıkça ve basitleştirildikçe susmayı biz seba'dan öğrendik.
masaya yumruğu değil, sessizliği, efendiliği, beşiktaşlılığı vurmayı biz seba'dan öğrendik. beşiktaşlılık diye son zamanlarda üretilen yabancı kavramın aslını astarını da, memleketin gerçeklerini de, insanların para pul şan şöhret için inandığını söylediği değerleri çiğneyebileceğini de, sporcuya saygıyı duymayı da, beşiktaş'ın büyüklüğünü de biz seba'dan öğrendik...
elimizden geldiğince öğrenmeye devam ediyoruz, düşünüyoruz gözlüyoruz yeri gelince ütopyalar tasarlıyoruz, ve beşiktaşı sevmeye devam ediyoruz.
birkaç futbolcu geldi diye bayram edenleri, yönetimi tebrik edip methiyeler düzenleri, avrupa şampiyonu çelik pençeyi tebrik ederken de arıyoruz.
kimseyle hiçbir yerler hiçbir şehirle ve hiçbir değerle mukayese etmeden, sadece beşiktaş, her yönüyle beşiktaş diyoruz, çünkü biz beşiktaş'ı seba'dan öğrendik. kimseyle kıyaslamadan, efendi gibi, adam gibi, yeri geldiğinde susarak sitemlerle, yeri geldiğinde bağırarak sevgilerle, ve inandıklarımıza doğru bulduklarımıza sahip çıkarak kendimizce, sevmeyi öğrendik!
aşktan anlamayan insanlar birazcık da beşiktaşlıları araştırsınlar. bizim gibi veya bizden farklı, aşk değil delilik gibi seven insanlara baksınlar. biz de çok baktık çevre muhite, ama seba gibisini göremedik elbet de...
iyi ki senden öğrendik biz beşiktaşlı olmayı başkan!



bu vidyoya rast gelince aklıma geldi. not düşmek diyelim. zaten bu blogun amacı da not düşmekti. düştük diyelim...

güle güle dayı, hoşgeldin kaptan

alın yazımızdan mıdır bilinmez kimleri sevdiysek, yüreğimizi söke söke gittiler. belki isteyerek belki istemeyerek ama gittiler işte. onların her gidişinde yerine yenilerini koyduk biz çocuksu bir heyecanla. bu sefer tamam dedik bu sefer turnayı gözünden vurduk dedik ama yine olmadı yine olmadı.

hayata 1-0 yenik başlamanın verdiği dezavantajla yüklendik hep karşı kaleye fakat dönem toplar hep defansımızın arkasına atılmıştı ve kalecimiz çaresizdi top ağlarla her kucaklaştığında.


schuster'in gidişi de her giden gibi oldu yine. gelişiyle hissettiğimiz o çocuksu mutluluk daha dün gibi...
dayı dedik.. bağrımızın en güzel köşesinde ağırladık.
gün geldi mutluluktan havalara uçurdu bizi, oynattığı futbol heyecanımıza heyecan kattı, gelceğe umutla bakmamızı sağladı.
gün geldi her şey tersine döndü, Türkiye ligi 60ların futbolu, Avrupa ligi geleceğin futbolu oldu.
o saatten sonra bir türlü bulamadık ortasını. bulutlar siyaha çalmaya başlamıştı artık. biz biliyorduk bu filmin sonunu. yine bize hüzün görünüyordu ve tamda tahmin ettiğimiz gibi oldu. ama bu sefer beklemediğimiz bir anda geldi "the end" yazısı ekranlara.
bizler yönetimden sabır beklerken, dayımız başına gelecekleri bildiğinden midir bilinmez, tamda kendine yakışan şekilde bizlerde derin izler bırakarak topladı bavullarını.

şimdilerde yeni bir film var ekranlarımızda.
filmin adı "gelecek geçmişe emanet".
başrollerde 100. yıl kadrosunun unutulmazlarından Tayfur Havutçu var.
yardımcı erkek oyuncu olarak yine 100. yıl kadrosundan Kaan Dobra yer alıyor.

aslında benzer filmleri bir kaç sene önce görmüştük. başrolünü rızanın yada ertuğrulun oynadığı. her filmimiz gibi onlarında sonu hüsranla bitmişti.
filmlerimizin sonun neden hüsranla bittiğini yıllardır edindiğimiz tecrübelerden sonra anladık artık.
başrol oyuncularını çok seviyorduk biz ve biz kimi çok sevsek giden hep onlar oluyordu.

sevmediğimiz ne varsa ta en tepemize kuruluyor ve o meşhur türk filmlerinde ki kötü adamlar gibi bize bakıp kahkahalar atıyorlardı.

artık anladık ki o adamlar oldukça bize sevmek haram, sevinçlerimizin kursağımızda kalması mubahmış.
bundandır ki artık emin adımlarla yürüyoruz sevdiğimizin yanında.

güle güle dayı
hoşgeldin kaptan

bir pazar sonrası



                      

ilk önce herkesten özür dilemem gerektiğini hissediyorum.

Beşiktaş hakkında yazı yazacak gücü, konsantrasyonu ve motivasyonu 31 Ocak 2010 tarihinde yazmış olduğum buradaki yazıdan sonra kaybetmiştim, sonrasında bir kayseri deplasmanı ile hafiften kendime gelip belki de son demlerimi ise buradaki yazı ile tamamlıyordum. Aradan geçen bir yıllık sürede yazılacak, tartışılacak o kadar çok şey varken belki de alışık olmadığımız bir sezon başlangıcı olmasından sebep bir türlü kendimi veremedim. Ama her zaman aklımın bir kenarındaydı çünkü sensiz geçen günlerde az sataşmadık zamana. Umarım bundan sonra bolca sataşırız sensiz geçen günlere…



Yanlış yapanın yanına kâr kaldığı bir anlayış içinde olmadığımızdan, her zaman ki gibi yine umut takmıştık uçurtmalarımızın ucuna, uçarsa ne mutlu bize ne mutlu Beşiktaş' lıyım diyeneydi...

Çünkü; biz vazgeçemiyorduk ne düşlerden ne de umudun adı olan BEŞİKTAŞ' tan!



Umuttu işte...



Ama Kongre güruhu o gün uçurtma avcılığı yapıyordu, yanlışta ısrar ederek Teknik Direktörlere gösterilmesi gereken istikrarı kongrede göstermeyi seçtiler ve her zaman taşınacak olan vebal ile tarihi bir hataya ortak oldular.!



ozamanlardan asidiktesir’ in bir yorumu ile merhaba yazısını bitirelim…




"beni bu güzel havalar mahvetti,

böyle havada istifa ettim

evkaftaki memuriyetimden.

tütüne böyle havada alıştım,

böyle havada aşık oldum;

eve ekmekle tuz götürmeyi

böyle havalarda unuttum;

şiir yazma hastalığım

hep böyle havalarda nüksetti;

beni bu güzel havalar mahvetti."



bu da o misal...

bizi bu pazar günleri mahvetti..

bu pazar gülerinde vazgeçtik herşeyden...>




teşekkürler,

en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere, klavye hepimizde...

Beşiktaş büyük taştır ve yerinde ağırdır-2

çanakkale'yi tarihi kültürel park yapıp anıt diken de kültür bakanı olarak anılacak, ertuğrul günay da...
işte tarihin tozlu olması böyle bir şey...
sayın bakanın icraatları ve tarihe geçmesi gereken açıklamaları ve susuşlarını sıralasak, bir ihtimal yasal zorluklarla karşılaşabiliriz. memleketin acı gerçekleri. blogspot'un bile kapatılmak istendiği günümüzde, blog özgürlüklerinin yetersizliğinden ötürü detaya giremiyoruz.
öyle bir yer yok, ucube, çanak çömlek, ve benzeri açıklama ve susuşların sayın bakanın bakanlığı döneminde yaşanmış olması yeterli hatırlatmayı yapacaktır.
dolmabahçe sarayının dolmabahçe stadı yüzünden zemin kayması yaşadığını açıklayan sayın bakanın dikkatini 2 otelin çekmiyor oluşu ise amacı az buçuk ortaya koyacaktır. ne mi amaç? üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.
son olarak, bugün milliyet gazetesinde yayınlanan röportajı da sayın bakanın amacını gözler önüne sermekte.

Günay, İnönü Stadı ile ilgili olarak ellerinde geniş kapsamlı bir çalışma olduğunu, hatta Beşiktaş Kulübü’ne stadı kendilerine terketmeleri halinde başka bir stad yapmayı teklif ettiklerini söylüyor. Anladığım kadarı ile bu ‘Hayır’ sadece Bakan Günay’ın hayırı değil.

-Burayı eski dokusuna kavuşturalım istiyoruz. Elimizdeki eski gravürlerde buranın eski hali belli. Bölgeyi tekrar eski dokusuna kavuşturabiliriz. Akaretler Sıraevler gibi bir ortam burada yaratılabilir. Kafeler, sergi alanları, restoranlarla donatılmış bir kültür merkezi bir konser alanı oluşturulabilir. Bu plan daha önceki Beşiktaş yönetimlerine sunuldu ‘Size istediğiniz yerde yeni stad yapalım’ teklifi götürüldü ve onlar da ‘Haklısınız. En doğrusu bu’ demişti.

Beşiktaş büyük taştır ve yerinde ağırdır

Açıklama sevgili olmayan ama Beşiktaşlılık duruşumuza göre sayın olan Kültür ve Turizm bakanı Ertuğrul Günay tarafından yapıldı. Peşi sıra farklı gazetelerde birbirinden alakasız köşe yazarları bu görüşü destekler doğrultuda yazılar yazdı. Durum şu ki Beşiktaş'ın semtinden stadını almak için kamuoyu yaratılmaya çalışılıyor. Yalnız bu insanların atladıkları bir şey var, o da artık futbolun da toplum kültürlerinin bir parçası olduğu gerçeğidir. Bugün Arjantin dendiğinde akla Eva Peron , Che Guavera gibi isimler gelirken bu isimlerden belki de daha önce Maradona gelir. Tıpkı Brezilya dendiğinde akıllara önce Pele'nin gelmesi gibi. İngiltere çoğumuzun kafasında futbolun icat edildiği yer olarak durur. Ya da İtayla dendiğinde gök mavisi renk gelir akla. Bayrağında mavi renk olmamasına rağmen a milli futbol takımının giydiği formanın rengi yani.

Wembley Stadı İngiliz Kültürü'nün bir parçasıdır, Maracana Brezilya'nın; Zidane Fransız kültürünün en öenmli figürlerinden biriyken, Beckenbauer Almanya'dır.

Göze hoş gelen futbolu Brezilya oynar. Ama Brezilya'nın sambası da göze hoş gelir, insanların yaşayışı da... Oranın davranışı budur, Kültürü eğlencedir, Futbollarına da yansımıştır. Alman disiplinlidir, Futbolları da öyle, Kültürlerinin yansımasıdır oynadıkları futbol da.

Stadlar , futbolcular, teknik direktörler, taraftarlar , oynanan futbollar bir toplumun kültürünün parçalarıdır. Çünkü kültür dediğin şey toplumları direk etkileyen, içine alan herşeydir. Ve toplumları kucaklamada siyasetten bile önde olan futbol, bu toplumun kültürünün bir parçasıdır. Bu ülkedeki insanlar milli takım maç kazandığında en az savaş kazanmış kadar sevinirler. Üstelik de futbol; sokakta,halısahada,amatör kümede,okulda kısacası heryerde oynanan bir oyun. Belki de Türkiye dünya üzerinde en çok futbol oynanan ülkelerden biri.

Şimdi de Türk futbolunun en önemli figürlerinden biri olan Beşiktaş'ın en karakteristik özelliklerinden bir tanesi, stadı, saçma sapan bir şehirleşmenin son kurbanı yapılmak isteniyor. Orada bulunan sayısız otelin konusu edilmezken, Dünya'nın 9 şiddetinde depreme dayanabildiğini görüp de Dolmabahçe'nin kaymasına engel olamıyoruz derken; bu stadın Beşiktaş'tan başka bir yere taşınması konuşuluyor. Çünkü kolay olan bu. Yüz milyonlarca borç altındaki kulüplere devlet kendi belirlediği yere devletin parasıyla stad yapacak. Galatasaray örneğinde olduğu gibi de reklamlarını yapacaklar, ve bunu mühendislik açısından bahanelere , kültür açısından bahanelere dayandırarak yapacaklar.

Atladığınız yer, futbolun ülke kültürünün bir parçası olduğu gerçeğidir. Beşiktaş da semt kültürüyle , tarihle bugünü birleştiren köprü göreviyle , halkın takımı sıfatıyla bu kültürün en önemli parçasıdır. İnönü Stadı ise bu ülkede Beşiktaş'tan bağımsız olarak futbolun mabedidir. Futbolu avam tabaka eğlencesi olarak gören zihniyetin bunları demesi de normaldir. Ama Beşiktaş büyük taştır ve yerinde ağırdır.

Gökhan Dingaz
UNİBJK forumlarından alıntıdır.
Her hakkı yazarında mahfuzdur.

Delidir Ne Yapsa..


Yeridir demek de yanlıştır, yaptığı da yanlıştır demek de... 110 yıllık bir tarihin %10'unu oluşturan ''adam''ı bir gecede silen bir camianın içindeyiz. Ne Toraman Ne Deli, savunulacak yanı yoktur belki, son zamanlarda yaşananlar da ortadadır. Burda mesele taraf olmak değil bu olayın taraflara ne kazandırdığı ve ne kaybettirdiğidir.

Deli; belki sezon sonu jubile isteyecekti belki şu ana kadar yapılan jubilelerin en iyisini ona yapılacaktı, ki Sayın Başkan bugün basın toplantısında isterse sezon sonu yaparız demesi abesle iştigaldir.

Toraman; Yıllarını Beşiktaş'a vermiş, onun zamanında 150 değişik futbolcu forma giymiş, 4 ürün sponsoru 3 başkan eskitmiş insana karşı haklı veya haksız hedef olması dışardan bakan için kendisinin kötü görülmesine sebep olmuştur.

Beşiktaş Futbol Takımı; Sezonun önemli 2 maçı öncesi ki -A.Gücü maçının kaybı sonrasında ligdeki hedeften uzaklaşması- Fenerbahçe maçına istinaden sezonun en önemli maçı, Kiev maçından 4 gün önce yaşanan bu olay takımda 1 aydır forma giyen takımın önemli silahları olan 3 yabancı dahil olmak üzere takımın gözünde kaptanları maçın devre arasında birbirine girmesi ne kadar olumsuz etkileyebileceği ortadadır ki Kiev maçında yaşanacak bir kazada fatura Toraman'a Kdvsi Üzülmez'e kesilecektir.

Beşiktaş Camiası; herkes kendine göre haklı, herkesin bir tarafı var, herkes tarafının savunulacak bir yönü olduğunu söyler. Forumlar, sosyal medya ve Beşiktaş basını Üzülmezciler vs Toramancılar olarak kutuplaşmaya hızla gitmesinin bir üst evresi Kiev maçında -aman ha olmasın- -olacaktır- Toraman'ı bir grup tribüne çağırırken diğer grubun protesto etmesi ve Üzülmez'e bağırması o takımın öncelikle Toraman'ın psikolojisini direk etkiler.

Burdan sonrakiler bir İbrahim Üzülmez savunması değildir,
Gelelim en önemli başlığa, bunu buraya kadar getiren ve eline yüzüne gözüne her yerine bulaştıran bulaştırmakla kalmayıp basın toplantısı ile bunu sıvayan Beşiktaş Yönetimi,
Tarihten kopup gelen her ne kadar hatası olsa dahi formasını giydiği dönemde kaptan olarak sahaya çıktığı maçların hepsi hiçe sayılarak bir gecede tarihinin %10'una çizik çeken yönetimin ayıbı, Toraman'ın ayıbından da Üzülmez'in ayıbından kat kat fazladır.

Bunun çözümü bu olmalıydı geldiği günden beri Toraman ile yaşadığı iki sorun dışında yanlışı olmayan geldiği günden beri formanın hakkını veren vermeye çalışan sahada her şeyini ortaya koyan insana bu yapılmalıydı.
Açıklamalar sonrasında onu yapamazdık Beşiktaş kaptanıydı bunu yapamazdık Beşiktaş kaptanıydı o yüzden sözleşmeyi feshettik demek rezilliğin belgesidir. 2 gün öncesinde Özgener'e faşist demenin yanında bu yapılanların ne olduğunu sormak gerekir.
Ayıptır emeklere yazıktır görmezden gelin demiyoruz ama çözümü bu olmamalıydı.
İnsaf biraz be yahu. Ayıptır.

Görüldüğü üzere Beşiktaş yönetimi olağanüstü durumlarda kriz yönetmeyi beceremediğini ortaya koymuştur.
Bu olaydan sonra Beşiktaş yönetimi İbrahim Üzülmez'in sözleşmesini değil kendini feshetmiştir.

müdafa metnidir

uzun bir zamandır blogda pek hareket yok. bununla ilgili de hem not düşme hem de savunma yapma ihtiyacı duydum.
bildiğiniz gibi, hayat meşakatli uzunca ve çok bilinmeyenli bir denklemdir. 2010 eylül ayından bu yana, içerisinde bulunduğum ve çözmeye çalıştığım denklemdeki bilinmeyen sayısında kayda değer bir artış oldu. yorucu ve yoğun iş temposundan ötürü zaman değişkeni limitlere dayandıkça eşitliği zorladı.
altta yatan ufak tefek özel nedenler olsa da uzun zamandır blogu takip edemiyor, yazamıyor oluşumun başka önemli bir sebebi yoktur. sadece vakit darlığı.

arasında dostluk, arkadaşlık dışında bir bağ bulunmayan çok sayıda kişinin rahatça ve özgürce düşüncelerini aktarabileceği bir blog kurduk uzun zaman önce. kimsenin fikirlerine çeki düzen verme gibi bir gaflette bulunmadık. kendimiz dışındaki insanların yazdıkları ve yayınladıkları yazıları onlardan izinsiz kurcalamadık. yazdığımız yazıları kullanan kişileri mahkemelerde süründürmekle tehdit etmedik, bu blogun umuma açık bir alan olduğunu idrak edebildik. kendimizce fikirlerimize ve görüşlerimize yönelik baskılar karşısında (bir defasında hakaret etmişiz haddimizi aşarak, bunu ayrı tutalım) geri adım atmadık (hatalı olduğumuz konularda dersler çıkardığımız oldu). beşiktaş kulübü yöneticilerinden ve çalışanlarından bizi tehdit etmek için de tebrik etmek için de arayıp soranlar oldu. benzer bloglardan, sitelerden ve veya taraftar gruplarından da tebrik ve tehdit aldığımız da oldu... çok defa ezberlenen şeyleri sorguladık, birkaç defa görünmeyeni gösterdik, kör göze parmak da soktuk, körelmiş gözlerimizle acizane yanlışlarda da bulunduk. temiz bir beşiktaş isteğimizden, derdimizin tasamızın sadece beşiktaş ve her yönüyle beşiktaş olduğunu haykırmaktan vazgeçmedik.
her ne kadar ilgilenemiyor, vakit ayıramıyor, göze görünemiyor olsak da blogumuz yerli yerinde, pankartımız stadımızdaki yerinde.
her ne kadar, diğer arkadaşlarımız nedenini anlayamadığımız bir şekilde, daha rahatça yazabileceklerini düşünerek muhtemelen, kendilerine ait bloglara yazmaya başlasalar ve artık burayla uğramasalar da bu blog bmtb ismiyle yayına devam edecektir.

Sporu yasa değil, adil ve seyredilmeye değer oyun korur!


1- Sahada adaleti koruyun, cesur hakemin herkese karşı yanında olun ama eyyamcı olanı kollamayı bırakın,
2- Oyunun güzelliklerini sergilemeye çalışanla, tekme atarak kazanmaya çalışanı ayırın,
3- Toplu ve uzun süreli küfüre ‘hiçbir’ statta prim tanımayın, oyunu durdurtun,
4- Stadyumları çilehane olmaktan çıkarın, giriş çıkış izdihamlarını, pahalı büfeleri, pislik içindeki tuvaletleri insanlara reva görmeyin,
5- Maç saatlerini yayıncı çıkarlarından çok, aileler ve çalışan insanları daha çok gözeterek uygulayın,
6- Bilet fiyatlarını bir babanın çocuğunu rahatlıkla maça götürüp futbolu sevdirebileceği seviyeye çekin,
7- Polisin keyfi uygulamalarını, taraftara karşı kinini bitirin, polisin saygınlığını ve güvenini yeniden kazandıracak adımlar atın,
8- Futbolu zorla herkesin belli koltuk numarasına oturtulduğu sinema sıkıcılığına sokmaya uğraşmayın, seyircinin katılımcı olduğu konser tadında bırakın,
9- Bedava bilet ve otobüs sağlayanları afişe edin ve cezalandırın,
10- Karaborsanın kaynağına inin, içinde cephanelik olan deplasman otobüsünü şehre yaklaştırmayın,
11- Rakip takım taraftarlarını dostane bir şekilde karşılamayı gelenek haline getirin (burası tribüncülere)
12- Tahrik edici yazılara, manşetlere, yönetici demeçlerine gerçekten caydırıcı cezalar uygulayın,
13- Oyunun adrenalin üzerine kurulu olduğunu unutarak insanları fişleme, uzaklaştırma, tribünleri seyirciye muhtaç hale getirme hatasına düşmeyin, sokakta yapınca karşılığı aynı olmayan cezayı sporda uygulayamayacağınızı unutmayın, jenerik görüntü diye verdiğiniz meşaleden memleketin dış borcunu ödemeye kalkışmayı bırakın,
14- Tribünleri susturmaya, tek seslileştirmeye uğraşmayın, demokratik tepkiyi provokasyon, binlerce insanın çağrısını gerçek X takımı taraftarı olmayan bir avuç kendini bilmez saymayın,
15- Spor endüstrileşti diye her şeyi satılığa çıkarmayın, uğruna bu kadar karşılıksız mesai harcanan, sosyal bir anlamı olan taraftarlığı metalaştırmayın, yenilginin dünyanın sonu ve kırıp dökme sebebi değil oyunun doğası olduğunu hatırlatın,
16- Spor yapma imkânlarını ucuzlatın ve küçük yaştan itibaren yaygınlaştırın, spor yapmayan toplumlar sporu da sporcuyu da yasalarla sevemez, kolaya kaçmayın,
17- Kurunun yanındaki yaşı yakmaya çalışmayın, bütün güzellikler emek ve çaba isteyen organizasyonlarla başarılabilirken taraftar gruplarına organize çete muamelesi yapmayın,
18- Bu ve benzeri, bilinen sorunları tespit etmeden çözüm üretmeye çalışmayın, yeni yasaya hiç kimsenin ihtiyacı yok, boşuna yaygara yapmayın!
nasıl da birikmiş, uzun zaman yazmayınca...

nerede kalmıştık? hatırlamıyorum bile!

aslantepeyi açtılar mesela, ve hatta ilk resmi maçında gittik gördük. biraz soğuk oluyor. galatasaray iyi oynamıyor, sivas desen her alt seviyeden takım gibi kasap. yalnız bahsedilmesi gereken şu, yani doğu tarafı en üst kattan maçı izlememe rağmen stadın her yerini ama her yerini gördüm. şöyle ki; maç bittikten sonra metro girişinde inanılmaz bir izdiham olu